07 Kasım 2009 Cumartesi

iki bin dokuz kasım

Komünizm bir kez, o da Budapeşte temsilcisi Honved'in İngilizleri 6-3 yendiği 45 dakikalık iki devrede var oldu.İngilizler bireysel, Macarlar kolektif oynadı.

Notre Musique, 2004.

31 Ekim 2009 Cumartesi

michel piccoli



geçmiş yılların klasiklerine kafanıza göre daldığınızda, bir yol göstericiniz olmadığında bazı isimleri de şansa keşfetmeniz kaçınılmaz oluyor. belki le mepris de, belki dilinger e morto da veya belle de jour ilk defa onu görmüşsündür veya göreceksin. sonra yine belki les choses de la vie de, la grande bouffe de veya les demoiselles de rochefort de onu tekrar göreceksin ve evet işte bu adamı hatırlıyorum ya şurada oynamıyor muydu diye mırıldanacaksın. bu gri siyah gözlü adam melankolik, sayrıl, sapık, kibirli, nasıl bir karakteri oynarsa oynasın orada fark yaratmayı başaracaktır senin gözünde. ve kendi kafana göre takıldığın film serüvenlerinde onun yaşlanmasına da tanık olacaksın, le journal d'un femme de chambre den salto nel vouto ya, oradan mauvais sang a, la belle noiseuse e uzanan yol. beyfendi artık seksenini devirdi, ama hala oynamaya da devam ediyor, ustalarda onu unutmuyor anlaşılan. yine önemli bir yönetmenle çalışmış, angelopoulos un yeni üçlemesinin ikinci ayağı zamanın tozunda bir kez daha seyircinin karşısına çıkıyor, izleyicinin aklına eskileri getirip nostaljinin garip tadını yaşatırken.
izleyelim efendim.

16 Ekim 2009 Cuma

Kings Of Convenience


İlk olarak iki sene önce 2004 yılında çıkardıkları albümü dinletmişti Lüzumsuz Adam bana. Bu Norveçli ikiliyi ilk dinlediğim gün ne hissettiysem , şu an dinlediğimde aynı şeyi hissediyorum . Huzur.. Bu adamlar ne yapsalar dinlerim.

Bu albümlerindeki özellikle "Know How" isimli parçaları ilgimi çekmişti.

What is there to know?
This is what it is
You and me alone
Sheer simplicity

Bu şarkının nakaratındaki gibi onların sırrı belki de basitliklerinde. Sakin vokalleri ve sakin gitar melodileri grubun göze batan özelliği. Beş sene aradan sonra çıkardıkları "Declaration of Dependence" albümleri de aynı niteliği ve çizgiyi koruyor. Sakin , iddiasız , ve doğrudan çok şey vaat etmeyen parçaları zihinleri temizleyip bir çok şeyi farketmemizi sağlıyor.

İçinde bulunduğumuz hayatın tüm karmaşasından , gürültüsünden , yoruculuğundan uzaklara dingin bir yolculuk şarkılarının vaat ettiği tek şey.Ve evet bir tesadüften daha fazlası bence albümün sonbahar da çıkıyor olması.

11 Ekim 2009 Pazar

chagall istanbul'da!


chagall malumunuz sayfamızdaki en güzel şey, o yüzden bu güzel haberi paylaşmak istedim, pera müzesinde 23 ekim-24 ocak arası chagall sergisi düzenleniyor, gidelim, herkesi götürelim.

15 Eylül 2009 Salı

ıssız adam arı balans ve manevra

pazar gecesinin mönüsünde önce ıssız adam, sonra balans ve manevra vardı. üst üste izlediğim fransız, alman, italyan vs filminden sonra yurt surlarına dönüp bira, cips eşliğinde bu iki filmi tükettik arkadaşlar.

önce ıssız adam, çağın ırmak. babam ve oğlum da bütün uğraşlarıma rağmen ağlayamamıştım, ama ıssız adam elli küsürlerdeki ikinci sevişme sahnesi-ıssız adamın erden geç kıvamında hatunun üstüne abandığındaki sonraki deneme- ve sonlardaki eşi benzeri olmayan monolog kısımlarında gülmekten ağladım, hatta ikincisinde yerimde duramadım, hatta o kadar çok güldük ki cd yi durdurup mola vermek zorunda kaldık-böyle bir şey hayatımda ilk defa oldu- ilginç bir deneyim oldu bizim adımıza.

her neyse elimizde ne var ona bakalım. bu filmi merak ediyordum, üç milyon kişinin izlediği ve kendinden "bir şeyler" bulduğu bu filmi izlemem amatör sosyolog tespitlerime olumlu etkide bulunacağı kesindi çünkü, elif şafak ı da okuyacam en yakın zamanda. neyse konuya geri dönelim, karakterin uç halini hissettirmek için hızla verilmiş bindirmeler-alta yatmam ona göre-, klişe replikler üzerinden bir tanışma, roman okuyormuş hissi veriyor burada diyaloglar, akabinde biraz müzik, biraz diyalog ve melis hanımın içindeki şairin defalarca çıkışı, mavi telaş, sert yüz hatlarının altında bir çocuk var, olm donuyorsun haberin yok vs, biraz angut ıssız adam bakışı-o plan aklıma dolce vita yı getirdi, hani çocuğa bakıyor kumsalda, yüz on dakikalık filmde karakter çizememe, ki bütün olayı "modern" hayatı yaşayan karakterleri betilmlemek olan bir film, sonra melodramlara saygı duruşu, daha doğrusu melodram olduğunu çekinmeden bağıran final, durum böyle. çağın ırmak a bir şey demiyorum, yapmak istediğini yapıyor, en iyi şekilde de yapıyor.
izleyicinin konumu ne burada, sinemanın şehirli kadın üzerinde yaratılması istenen en büyük etki, kısaca kendi hayatına paralellikler kurabileceği bir hikaye olsun, mutsuz sonla noktalansın masal ve ne tesadüftir ki kendisinin ki de mutsuz sonla noktalanmıştır, ikisi de sevmelerine rağmen kavuşamamıştır, hepimizin masallara inandığı zamanlar olmuştur, ben de bir zamanlar b diye birisinin olduğunu düşünecek kadar safdildim birkaç sene önce, onları suçlamıyorum, kısacası hepimiz sevgiyi istiyoruz ama ulaşamıyoruz, sonra kavuşalamayan aşklar hikayelerinde teselli buluyor, hayalimizde yaşatıyoruz vs, galiba her şey kavuştuklarımızda neler yaşadığımızı düşünmekte yapıyor, kendimize karşı da bu kadar dürüst olalım derim.

diğer film balans ve manevra ıssız adam dan haliyle çok daha iyi bir film. teoman şarkıları gibi yer yer güzel, çoğunlukla kötü, her zaman poz, bazen de komik.buralarda pek rastlamadığımız türden bir pansiyonda yaşayan insanların hayatlarını konu ediniyor, dengeli bir kurgu, herkese eşit yer verilmiş. teoman ın bir durum betimlemesi yaptığı söylenemez, çoğunlukla sarhoş felsefesi dediğimiz türden diyaloglar var, karakterler nedenden, mekandan sıyrılmış, eylemden kopuk bir senaryo var. bir de teoman var haliyle, teoman ın çıktığı her sahnede gülmeye başlıyorsunuz, ama teoman gayet iyi oynamış, barda kız arkadaşına üst üste ama hala burdasın dediği sahne son yıllarda türk filmlerinde gördüğüm en başarılı sahnelerden biri-dalga geçmiyorum, filmden bağımsız ilgiyi hak ettiği kesin. kaydırmalar, yavaş çekimler, teoman ın denemeleri de var filmde, tecavüz sahnesi de kurgu yardımıyla beraber de olsa iyi kotarılmış, tabii sahnelerin birbirinden kopukluğu ve karakterlerin hiçbir "amacı" olmaması seyirciyi uzaklaştırıyor filmden, ama teoman filmi çekerken bunu umursamamış ki böyle bir senaryo yazmış, ben beğendim, devam etsin, izleyelim.

sonuç
1.teoman ıssız adamı oynamalıydı, çok da iyi oynardı, kendinden de katardı, karakteri ezik, otuzbirci, hanzo havasından kurtarır, bir derinlik katardı.
2.çağın ırmak hayatında hiç sevişmemiş. daha önce de belirttiğim gibi ikinci seks sahnesi izlediğim en berbat seks sahnesiydi, herif orgazm olmaktan ziyade bize boğuluyor gibi geldi, tabii oyuncunun had safadaki kabızlığınının payını da es geçmeliyim, bir de kurgu var orada, toplu katliam, felaket sahne, yani bu filmi izlemiş ve seks yapmamış birisi bunu okuyorsa şunu söyleyebilirim, böyle bir şey yok, deneyin, korkmayın.

08 Eylül 2009 Salı

080909

"İnsan ya kendi varoluşunu unutacak, ya da tüm dikkatini kendi varoluşunda yoğunlaştıracaktır."

Johannes Climous

kierkegaard - kaygı kuramı

04 Eylül 2009 Cuma

eylül iki bin dokuz

hiçbir nesne tümüyle edimsel değildir. her edimsel olan şey, virtüel-gizilgüç- imgelerin sisiyle çevrelenmiştir.

Deleuze, "Edimsel ve Virtüel", Diyaloglar.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Saat kaç ?

Gün aydınlanmış. Saat 06.35. Kalkmalarına elli beş dakika var. O zamana kadar işim biter mi ? Yoksa kurtarma ihtimalleri var mı ?

Tekrar gözlerimi kapadım. Uyumamış olsam da yataktan elli beş dakika sonra çıktım. Aklım gelip gidiyor. Uzunca bir süredir kafamdan atamadığım düşünce içten içe kemiriyor beni her geçen gün. Evet uygulamamış olabilirim , fakat aklınızda bu varken insan bir şeyler yapacak gücü , isteği bulamıyor kendinde. Ve bu süreçte zorunlulukları yerine getirmeye çalışmak çok yıpratıyor insanı. Aslında hayatta hep bir şeyler yapmak üretmek zorunda insan . Boş geçen her gün geriye götürüyor yoksa. Bir kaç hafta dursa zaman , en azından düşüncelerim kesilse , şöyle deliksiz bir uyusam ama hiçbir şey aklımda olmadan... Ya da uzansam dizlerine biraz uyumama izin versen ...

Sıradan başka bir gün. Posta kutuma bir e-posta gelmiş : "Selam, ... filminin alt yazısı. Bence sen de seyretmelisin." Gözlerim doldu. Birileri hala benim için bir şeyler düşünüyor. Bir şeyler yapmam için uğraşıyor. Yıpranmış , birbirine geçmiş duygularım çok hassaslaşmış durumda. Alışık olmadığım tepkiler veriyorum.

Okunacak kitaplar , seyredilecek filmler , dinlenilecek şarkılar var benim için . Başka bir şey yok. Gerçek diye nitelediğim tüm hislerim , bir süre sonra beni terkediyorsa kendimi kandırmakla daha fazla zaman kaybetmemeliyim. Biraz bunlarla ilgilenmeliyim. Hadi biraz gayret...

09 Ağustos 2009 Pazar

Unutmak

İnsan unutttuğunu zannettiği bir çok şeyi aslında unutmuyor sadece hatırlamakta zorlanıyor. Doğru yer ve zamanda gerekli imgeler belirdiğinde daha önce unuttuğumuzu düşündüğümüz zamanlara gidip olayları net bir şekilde hatırlıyoruz. Aslında basit bir öncelik ataması hatıralara yaptığımız. Ne kadar öncelikli ise o kadar iyi hatırlıyoruz . Bazen unutmakta zorlandığımızı düşünüyoruz ya da hatırlamaya çalıştığımız bir anı ne kadar uğraşsak da belirmiyor zihnimizde. Bu gerçekten unutmak istememek ve hatırlanmak istenen şeyin çoktan gözden çıkarılması ya da onunla neyi bağdaştırdığımızı bulamamak ile ilgili. Tüm bunlar kendimize oynadığımız bir oyun . Biz karar veriyoruz bunlara ve bunun farkında değiliz.

02 Ağustos 2009 Pazar

ağustos iki bin dokuz

davut güloğlu:
Fransız kadınları seksi bulduğum için oğlum Saint Joseph’te okuyor. Fransız kadınları çok romantik ve seksi buluyorum.

...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

temmuz iki bin dokuz

karmaşık olan nesnelerdir, kaygıysa çok yalındır.
Godard, İki Numara, 1975.

09 Temmuz 2009 Perşembe

orjinal metne sadık macbeth

macbeth i ilk defa on sekizken okumuştum, o tarihten beri de düzenli aralıklarla okuyorum, okumasam da birçok yazarda eleştiri de karşıma çıkıyor, sürekli anımsıyorum, ama bugün yanımda oturan kırk yaşlarında beyfendi macbeth i hiç okuyamayacak. onun yerine ntv nin orjinal metne sadık olduğunu söyleyerek tüketiciyi çeldiği çizgi roman "sürümünü" okuyacak. vurguya dikkat edin, orjinal metne sadık kalındığının altı çiziliyor, yani okuduğumuz zaman macbeth i öğrenmiş olacağız, daha sonra ntv nin gururla sunacağı kafka, dickens vs yi de.
aslında tam da dostoyevski yi sonu ne olacak diye okuyan arkası yarın çocukları olan bizim nesile göre bir durum bu, süper babamız fikret in kimi becereceğini düşünerek bir sonraki cumayı bekleyerek büyüdük biz, macbeth de kusura bakmasın artık.
işin ironik tarafı da mevzunun allen in love and death filminde yaptığı hızlandırılmış okuma kursuna gittim, savaş ve barış ı okudum, olay rusya daydı esprisine doğru gidiyor olması, yine de aynı tramvayda elif şafak ın cart pembe kapaklı kitabı aşk ı okuyan bir beyfendi de vardı, bu da okuma bilincimizin bir diğer göstergesi.